“Bir biz vardık cihanda, bir de küffar…
İhtiyar dev, mâzîdeki ihtişamından utanır oldu.
Sonra utanç, unutkanlığa bıraktı yerini;’’
Cemil MERİÇ
İnsanlık tarihi, sadece savaşların ve antlaşmaların değil, aynı zamanda toplumların kendi ruhlarını arayış hikâyelerinin toplamıdır. Bizim hikâyemiz ise son iki asırdır, ne yana döneceğini bilemeyen bir sancının gölgesinde şekilleniyor. İşte bu sancının tam kalbinde, tüm teorik tartışmaların ötesinde yatan asıl mesele; 'Biz olabilmektir. Bugün içinde bulunduğumuz tartışmalar, artık yalnızca teorik ya da tarihsel bir zeminde yürümüyor. Coğrafyamızın dört bir yanında yükselen gerilimler, savaşlar ve kırılmalar; kim olduğumuz, neye ait olduğumuz ve nasıl bir gelecek kuracağımız sorusunu her zamankinden daha yakıcı hâle getiriyor. Yaklaşık iki asırdır zihinlerimizi meşgul eden o temel mesele, artık sadece bir fikir tartışması değil; doğrudan varoluşumuza temas eden bir gerçeklik olarak karşımızda duruyor.
Tanzimat’tan bu yana süregelen modernleşme çabası, büyük ölçüde bir yönelişi ifade etti; fakat bu yöneliş çoğu zaman bir üretim hamlesine değil, bir taklit döngüsüne dönüştü. Batı’ya bakarak kendini inşa etmeye çalışan bir toplum, zamanla kendi kaynaklarına yabancılaştı. Alınan kurumlar, kavramlar ve yaşam biçimleri çoğu zaman özümsenmeden benimsendi; bu da bizi “kendi olamayan” bir modernliğe mahkûm etti.
Bugün gelinen noktada Mimar Sinan’ı sadece "taş ustası" sanan, Sedad Hakkı Eldem’i duymamış bir mimar, Cemil Meriç’i "kütüphanesine almamış" bir sosyoloji öğrencisi, Şerif Mardin okumamış bir siyaset bilimci, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın "Beş Şehir"ini okumamış bir şehir plancısı, İbn Arabi’nin veya Gazali’nin "nefs" mertebelerini bilmeyen bir psikolog veya psikiyatrist, Göbeklitepe’nin "evrensel" dilini konuşmaya çalışırken, kazı yaptığı köyün 150 yıl önceki tahrir defterini okumak için "uzman" bekleyen bir arkeolog, ezberinde Cahit Zarifoğlu’ndan iki mısra bulunmayan veya bir "yedi güzel adam" naifliği taşımayan genç… Bu tablo, yalnızca bilgi eksikliğiyle açıklanamaz. Bu, daha derin bir aidiyet krizinin göstergesidir. Bir mimarın kendi medeniyetinin yapı taşlarını bilmemesi, bir sosyal bilimcinin kendi toplumunun fikir mirasını dışlaması ya da bir şehir plancısının kendi şehirlerinin ruhuna yabancı olması; sadece bireysel eksiklikler değildir. Bunlar, sistematik bir kopuşun işaretleridir. Aynı şekilde, evrensel iddialarla ortaya çıkan çalışmaların, yerelin hafızasına sırtını dönmesi de başka bir çelişkiyi ortaya koyar: Dünyayı anlamaya çalışan ama yaşadığı toprağı okuyamayan bir zihin.
İnsani kriz sadece savaş ve felaket bölgelerinde değil tüm dünyada tüm insanlığı boğacak kadar derinleştiği bir dönemde kültür ve medeniyetimizin ana sütunlarını insanlığın gündemine sunacak stratejiler geliştirmemiz lazım. Batı beklenti içine giren neslimizi kurtaracak hamlelere ihtiyacımız var. Çünkü, batı hegemonyasının 200 yıllık tarihinde, evrensel yalanlar, sömürü, katliam, kan ve göz yaşından başka özenilecek (!) bir tarafının olmadığını coğrafyamızın şuan içinde bulunduğu durum gösteriyor bize.
Bu coğrafya ve insanlık zalimlerin tahakkümü altında ezilmeye devam ediyor. İnsanlığa umut aşılayacak nefes Batı’da değil Türk-İslam coğrafyasında; lakin Türk-İslam coğrafyası bunun ne kadar farkında? Bugün iki devlet bir araya gelip sırf güç dengeleri uğruna bir coğrafyayı ateşe atıyor. Bizse bunun karşısında neyi savunuyor, neyi görmezden geliyoruz?
Güç dengeleri uğruna coğrafyaların ateşe atıldığı, adalet duygusunun zayıfladığı bir çağda, insanlığa yeni bir söz söyleyebilmek ancak sahici bir medeniyet tasavvuruyla mümkündür. Bu noktada asıl soru şudur: Biz gerçekten “biz” miyiz? Kendi değerlerini bilen, onları çağın diliyle yeniden üreten ve insanlığa sunabilen bir topluluk muyuz? Yoksa hâlâ başkalarının kavramlarıyla düşünen, başkalarının aynasında kendini arayan bir toplum mu? Eğer bir iddiamız olacaksa, bu iddia önce kendimizle yüzleşmekle başlamalıdır. Kendi kültürümüzü romantize etmeden, ama küçümsemeden; kendi eksiklerimizi inkâr etmeden, ama onlara teslim olmadan… Gerçek diriliş, ancak bu dengeyi kurabilenlerin eseri olacaktır. Çünkü bu coğrafyanın gerçekten ihtiyaç duyduğu şey, kendi hakikatini bulmuş ve onu paylaşabilecek cesarete sahip bir Türkiye’dir.