Ankara’nın gündemi başka, sokağın hesabı başka

Abone Ol

Ankara konuşuyor.

Televizyonlar konuşuyor.

Partiler konuşuyor.

Siyasetçiler konuşuyor.

Peki vatandaş?

O artık fazla konuşmuyor.

Hesap yapıyor.

Sabah bakkala uğruyor.

Ekmek.

Peynir.

Çay.

Sonra cebine bakıyor.

Öğlen traktörün deposunu düşünüyor.

Akşam elektrik faturasını.

Ay sonunu getirebilirse ne âlâ.

Getiremezse?

Kart var.

Kredi var.

Borç var.

Borcu kapatacak yeni borç da var.

Ama çıkış?

İşte onu soran fazla yok.

Köye gidin.

Bir çiftçinin yanına oturun.

Dosya istemez.

Grafik göstermez.

Enflasyon sepetinden söz etmez.

Önünüze hesabı koyar:

“Tohum bu kadar.”

“Gübre bu kadar.”

“Mazot bu kadar.”

“İlaç bu kadar.”

“İşçilik bu kadar.”

Sonra sorar:

“Ben bunu kaça satacağım?”

Asıl mesele burada başlıyor.

Üretici artık ne kadar kazanacağını hesaplamıyor.

Ne kadar zarar edeceğini hesaplıyor.

Buğdayı biçiyorsunuz.

Kamyon geliyor.

Ürün gidiyor.

Para geliyor mu?

Geliyor.

Ama borç daha önce gelmiş.

Bankaya borç.

Gübreye borç.

Mazota borç.

Esnafa borç.

Tüccara borç.

Hasat daha tarladayken ürünün sahibi çiftçi olmaktan çıkmış.

Kâğıt üzerinde üretici.

Gerçekte borcun işçisi.

Bir zamanlar köyde şu söz vardı:

“Toprak adamı aç bırakmaz.”

Bugün çiftçi başka bir şey söylüyor:

“Toprak aç bırakmıyor da masraf bırakmıyor.”

Düşündürücü.

Çünkü mesele sadece bugünkü ürün fiyatı değil.

Gelecek yıl o tarlaya yeniden tohum atılıp atılmayacağı.

Bir çiftçi bir yıl zarar eder.

İkinci yıl sabreder.

Üçüncü yıl?

Traktörü garaja çeker.

Tarlayı boş bırakır.

Sonra şehirde hep birlikte sorarız:

“Gıda neden pahalı?”

Soğan…

Türk siyasetinin en meşhur sebzesi.

Seçim meydanına çıkar.

Manşete çıkar.

Depoya girer.

Tarlada kalır.

Bir yıl para etmez.

Bir yıl el yakar.

Patates de öyle.

Domates de.

Buğday da.

Neden?

Çünkü üretimin pusulası çoğu zaman üreticinin elinde değil.

Çiftçi geçen yıl ne para ettiyse bu yıl onu ekiyor.

Herkes aynı ürüne koşunca fiyat çöküyor.

Ertesi yıl kimse ekmeyince fiyat uçuyor.

Bunun adı piyasa olabilir.

Ama yıllardır aynı filmi izliyorsak bunun adı biraz da plansızlıktır.

Esnafa sorun.

Kapıyı sabah açıyor.

Işığı yakıyor.

Çayı koyuyor.

Sonra bekliyor.

Müşteri geliyor.

Bakıyor.

Fiyat soruyor.

“Bir düşüneyim” diyor.

Çıkıyor.

Esnaf akşam kasayı kapatıyor.

Ciro var.

Kazanç?

Orası biraz karışık.

Kira yükselmiş.

Elektrik yükselmiş.

Vergi var.

Sigorta var.

Personel gideri var.

Kredi faizi var.

Çark dönüyor gibi görünüyor.

Ama mil dönmüyor.

Emekli?

Market market geziyor.

Memur?

Ayın ilk haftasıyla son haftası arasında hayat standardı değişiyor.

İşçi?

Fazla mesainin hesabını yapıyor.

Üniversiteli?

Diplomadan önce iş ilanlarına bakıyor.

Anne baba?

Çocuğunun geleceğini düşünüyor.

Genç?

“Nasıl ev alırım?” diye sormuyor artık.

“Nasıl ayrı eve çıkarım?” diye soruyor.

Bu değişim küçümsenecek bir değişim değil.

Peki siyasetin gündemi?

Büyük.

Çok büyük.

Jeopolitik.

Güvenlik.

Terör.

Sınırlar.

Savaşlar.

Yeni dengeler.

Diplomasi.

Devlet elbette bunlarla ilgilenmek zorunda.

Hatta bazı dönemlerde bir devletin en önemli sınavı, çevresindeki yangının kendi evine sıçramasını engellemektir.

Diplomasi bunun için var.

Strateji bunun için var.

Devlet aklı bunun için var.

Ama devletin dışarıdaki satranç tahtasına bakarken içerideki mutfak masasını da görmesi gerekiyor.

Çünkü devletin gücü yalnızca sınır ötesinde kurduğu denklemle ölçülmez.

Vatandaşının yarına duyduğu güvenle de ölçülür.

Muhalefetin de işi kolay değil.

Ama muhalefetin görevi kendi iç tartışmasını memleket meselesi haline getirmek değil.

Memleket meselesini kendi meselesi haline getirmektir.

Vatandaşın önüne yalnızca eleştiri koymak yetmez.

Çözüm koyacaksınız.

“Yanlış” demek kolay.

“Doğrusu budur” diyeceksiniz.

Çiftçinin borcunu nasıl çevireceksiniz?

Esnafın finansmana erişimini nasıl sağlayacaksınız?

Gençleri üretimin içinde nasıl tutacaksınız?

Tarımda hangi üründen ne kadar ekileceğini nasıl planlayacaksınız?

Dar gelirlinin alım gücünü nasıl yükselteceksiniz?

Cevap burada.

Siyaset de burada başlıyor zaten.

Türkiye çok zor dönemlerden geçti.

Savaş gördü.

Darbe gördü.

Kriz gördü.

Terör gördü.

Ambargo gördü.

Deprem gördü.

Ama her seferinde ayağa kalktı.

Şimdi de ayağa kalkacak.

Fakat ayağa kalkmanın yolu yalnızca “sabredin” demekten geçmez.

Vatandaşa neden sabredeceğini ve sonunda nereye varacağını göstermek gerekir.

Umut dediğiniz şey nutukla oluşmaz.

İnsan yarınını bugünden biraz daha iyi görebiliyorsa umut vardır.

Sahada bir söz vardır:

Karnı tok olan gündemi konuşur.

Karnını nasıl doyuracağını düşünen ise hesabını.

Bugün Ankara’nın gündemi çok kalabalık.

Ama Anadolu’nun gündemi şaşırtıcı derecede sade:

“Bu ayı nasıl çıkaracağız?”

Asıl siyaset işte bu soruya cevap verebildiği gün başlayacak.

Çünkü seçim sandığı dört yılda bir gelir.

Mutfaktaki sandık ise her akşam kuruluyor.

Ve vatandaş…

Oyunu vermeden çok önce hesabını orada yapıyor.