YaylaHaber Çorum haber gazetesi

16.11.2020, 17:56

AÇLIĞI DOYURMAK

Çok değil bundan en fazla on beş yirmi yıl evvel işten dönerken bakkala uğrayan; ceplerinden ve çantalarından filelerini çıkarıp alışverişini yapan insanların zamanı idi. Günlük ihtiyaç listelerimiz ekmek, un, şeker, çay, yağ, pirinç, mercimek ve misafir gelecekse belki biraz da bisküvi gibi mahalle bakkalımızdan görülebilecek kadardı. Sebze meyve için de en yakın pazara gidilir, mevsim mahsullerinden icap ettiği kadar alınır, en fazla bir bilemedin iki file yükle eve dönülürdü.

Şartlar değiştikçe ve refahımız arttıkça şahit olmak için geldiğimiz şu aleme sahip olmaya çalıştık ve böylece arzular, istekler, ihtiraslar da bu çaba ile büyüdü, buna mukabil alışveriş listelerimiz de uzadı.

İnsan fizik olarak “aynı insan” olduğu halde, ihtiyaç diye biriktirdiği şeyler sahip olma hırsı ile kabına sığmayıp taştı ve her türlü ihtiyaca cevap veren bakkalların sunduğu çeşitler insanların koynunda büyüyen hevese yazık ki yetişemez hale geldi. Tüketim hırsını tetikleyen ve artık en ücra yerlerde bulunan dev marketler açıldıkça da envai çeşit malzeme ortalığa saçıldı.

Daha düne kadar bakkaldan aldıkları ile her türlü ihtiyacına kanaat dolu bir ruh hali ile cevap bulabilen insan öyle bir açlıkla, öyle bir ihtirasla saldırıyor ki bugün rafları dolduran ürünlere alışveriş arabaları tıka basa doluyor, kasaların önünde kuyruklar oluşuyor.

“Tokluk hazmedilmesi gereken bir şeyse açlık da hatmedilmesi gereken bir şeydir oğul!” derdi rahmetli dedem, çocuk yaşlar anlamazdım ama bugün ziyadesiyle anlıyorum asıl sorunun nefsin değil ruhun doygunluğu olduğunu ve bugün çok daha keskin bir farkındalıkla hissediyorum ki nefsimizi artık vicdanlarımıza imam kıldığımız için sahip olma arzumuz sorumluluk ihmâline dönüştü ve her şey bizim olsun derken biz kendimizden bir başkası olup çıktık. Sorumluluktan anlamadığımız sahiplikten anladığımızı değiştirdi ve kendimize dahi sorumsuz oluşumuz; bizim bize ait olmadığımızı, bu dünyaya sahip olmaya değil şahit olmaya geldiğimizi unutturdu bize. İçimiz ve dışımız arasındaki irtibat ve ahenk kayboldu böylece.

Sizce de bu irtibatın kopuşundan değil midir ki ihtiyacımız olan bir şeyi isterken bile artık neredeyse şuursuz haldeyiz?

Bu ahengi yitirmiş olmamızdan kaynaklı değil midir ki kendisine ait olan doğruları başkasının yanlışlarıyla takas etmekte hiçbir mahzur görmeyerek ortada kendisi kalmayacak kadar başkalaşan bir toplum var artık?

Bir damla sudan bir avuç toprağa yürümek olan bütün hikâyemizde sahip olma hırsımız şahit olma mükellefiyetimizin önüne geçmeseydi zihnimiz, kalbimiz, kelimelerimiz, değerlerimiz, hayallerimiz, mahallemiz, üniversitemiz, evimiz, çarşımız kısacası her şeyimizle bir başkasına ait olur muyduk?

Bu sorulara ihtimamla dikkat kesilip samimiyetle cevap verdiğimiz anda aslında kendimizi kandırdığımızı fark edeceğiz. Zira asıl mesele bir insana yetecek olanla iktifa ederek başkalarının hakkına göz dikecek; hayatı, kırları, dağları, ırmakları, denizleri kurutacak kadar çok acıkmaktan vazgeçmemizde.

Bu vazgeçişle birlikte fark edeceğiz ki üzerinde tepindiği manevi mirastan bihaber, köklerinden kopan ve bu yüzden de kim olduğunu hatırlayamadığı için bir başkası olan; aynaya baktığı vakit yaklaşık dört asırdır yediği dayaklardan kendisini değil kendisine dayak atanların bıraktığı izleri seyreden; hayatında olan biteni başkasının kelimeleriyle yorumlamaktan aklını, başkasının aklıyla düşünmekten kelimelerini, onların kelimeleriyle konuşmaktan özünü yitiren bir adamın hikâyesi bizim hikayemiz.

On dört asırlık geleneğin muhkem ve muhteşem duruşunu, kanaat dolu tarihini merdiven altlarına mahkûm ederek takiyye görünümlü münafıklığın kapısını açan bu acıklı hikâye değil mi?

Bu acıklı hikâyenin kahramanları olarak kardeşliği tebessümle çoğaltmak, hüsn-ü zan ile azalmamıza engel olmak, tevazu ile bir araya gelmek, müsamaha ile uzaklaşanın ellerinden tutmak varken; bizi yaratan, işlediğimiz kusurlara rağmen nimet vermeye devam eden, bu kusurlarımızı aşikâr etmeyen Rabbimizden daha çok hak sahibiyiz sanki diğer yaratılmışların üzerinde. O, kalbimizden geçeni bildiği halde yaptığımız hatayı örtmesine rağmen biz bir başkasının yaptığını bilmediğimiz işleri aşikâr ederek kirletiyoruz kalplerimizi!

Göremiyor, gündelik telaşımızdan fark edemiyoruz ama malımız mülkümüz, çoluğumuz çocuğumuz, işimiz gücümüz, endişemiz hayalimiz, derdimiz tasamız, yani sahip olduğumuz, sahibi olduğumuzu zannettiğimiz yahut sahip olmak için çırpındığımız her neyimiz varsa hepsi birden sözünü ettiğim bu farkındalığa hizmet ettiği nispette anlamlı ve kıymetli, bu gayeden uzaklaştıkça mânâsız ve pespaye bir yalandan ibaret.

Geriye dönüp kalp gözümüz ile tek tek bakalım her birimiz;

Hatırlamaya, sarıp sarmalayarak saklamaya, sonra çıkarıp hatırlamaya değer veya bize hâlâ dokunan, aklımızda, kalbimizde, hikayemizde iz bırakan ne var yaşadıklarımız arasında?

Bütün zamanımız artık bize hiçbir şey bırakmadan silinip giden şeylerle tükenip gidiyor ya da bunun tam da böyle olduğunu yediden yetmişe hepimiz biliyorken neden itiraz dahi etmiyoruz bu boşunalığa hiçbirimiz?

Neden yaşadığımız hayata anlam katan; yaşadığımız dünyaya iz bırakan, içimize dokunan şeyleri yaşanamayacak bir hale getirdik ve hep beraber razı olduk bu çözülmeye? Veya neden hâlâ seyirciyiz her şeyin bu kadar içsiz, içeriksiz, anlamsız, ezbere geçip gitmesine?

Hissetmeyen, fark etmeyen, ayrıntıların peşine hiç düşmeyen, anlamaya, anlamlandırmaya gayret etmeyen, her şeyi daha anlamlı yaşamaktan korkan, gerçeği yaşamanın insanı incittiğine, yorduğuna, kırdığına, canını sıktığına, şu kör akıntının gerisinde bıraktığına inanan ve bütün bu korkularla kendi hayatından kaçan; gözünü ve kulağını tıkayan, vicdanını örten, kalbini kırk kilitle kilitleyen ve tüm bunları düşünmemek için her şeyi gürültüye boğan ve yazık ki varlık imtihanını kaybeden bir toplum bu kadar kısa sürede nasıl çıktı ortaya?

Öyle ya dedelerimizden, babalarımızdan veya diğer büyüklerimizden duyduklarımıza eklenen kısmi yaşanmışlıklarımızla biliyoruz ki mahalleden okula, evden işe, çarşıdan mahkemeye kadar her alanda hayatımızı tanzim eden sabit iki referansımız vardı bizim ki bunlar bizim manevi dinamiklerimizin kolonları olan Kur'ân-ı Kerîm ve sünnet-i Nebevî idi.

Evliyâsından eşkıyasına, işçisinden memuruna, çalışanından aylak aylak gezenine kadar tüm toplum bunların gölgesinde şekillenen bir mutabakata “eyvallah” diyerek gönül vermiştik.

Bu gönül birliği içinde inandığımızla yaşadığımız birbiriyle çelişmiyordu, aklımızla kalbimiz, hâlimizle kâlimiz, içimizle dışımız birdi ve huzurluyduk.

Ancak sanayi devrimiyle ait olduğu ruha kavuşan batı, kapitalizmin en vahşi gömleğini giyip karşımıza dikildiğinde ne yapacağımızı bilemedik. Zamana, zemine, şarta, menfaâte göre değişim gösterebilen, kendisi değil, değişkenliği sabit ama tek gayesi hayata dair ne varsa tüketmek olan bu gömleği giyebilmemiz için bizim olanı vermemiz gerekiyordu.

Peki ne oldu?

Ne bu gömleği giymeye kalbimiz müsaade etti, ne de yaşadığımız o huzurlu, yokluk ama kanaat dolu yaşamımızı vermemeye aklımız yetti ve uzunca bir süre arafta kaldık. Çünkü kalbimiz, tecrübemiz, imanımız bize başka bir şey söylüyordu; okulumuz, çarşımız, evimiz ise başka bir şey fısıldıyordu.

Bu fısıltılar hayatımızın içinde çoğaldıkça kendi doğrularını muhatabının yanlışlarıyla takas etmekte hiçbir mahzur görmeyen ve bu sayede ortada kendisi kalmayacak kadar başkalaşan bir grup ortaya çıktı. Bu grubun toplum içindeki ekonomik ağırlığı ile de kendi doğrularını kalbinde ve nisbeten hayatında muhafaza etmeye gayret eden ama bu gayrete karşılık muhatabının yanlışlığını bile bile yaşamaya mecbur kalan ikinci bir grup ortaya çıktı.

İlk kısım muhatabının dayatmaları ile dünyaya olan meyline hız verdi, vaad edilenin değil peşin olanın peşine düştü ve siyasetten ticarete, bürokrasiden medyaya kadar her sahada zoraki var oldu.

Bu var oluşun bedeli, bizi biz yapan tüm maneviyatımızın yok edilmesiydi ve yazık ki seve seve ödendi bu bedel.

Diğer kısım ise, inandığı ve yaşadığı arasındaki uçurumda mahzun bir tavır sahibi oldu veya bu puslu buhranda kalbini kısmen muhafaza ederken şahsiyetini yitirdi.

Bu alışverişle birlikte savrulduk ve bu savrulmalarımız sürekli bir savunma doğurdu. Hem içimizdeki başkalarına hem bizi başkası olarak gören dışımızdakilere, hem de kendi iç dünyamıza gidişatımızı savunur hale geldik;

“Müslümanlar gerici değildir”,

“Osmanlı kötü değildir”,

“İslam terör dini değildir”,

“Tesettürlü cahil değildir”

Sayısını binlere kadar çıkaracağımız bu benzeri savunma biçimleriyle başkalarına ne olmadığımızı tarif edelim derken kendimiz kim olduğumuzu unuttuk ve yazık ki kaybettiklerimizi bulalım derken kendimizi yitirdik.

Yokluğuna kahrolmamız gerekenlerin kısmi varlığına sevinme, varlığına isyan etmemiz gerekenlerin kısmî yokluğundan memnun olma devrini işte böyle yaşamaya başladık ve yaşamaya da devam ediyoruz.

Ne dersiniz?

Sizce de tek sebep sahip olma hırsımız değil mi bugünkü doymaz bilmez açlığımıza?

Muhammed Rıdvan Sadıkoğlu'nun yeni yazısını okumak için tıklayınız..

Yorumlar (0)
17°
açık
Namaz Vakti 16 Mayıs 2021
İmsak 03:32
Güneş 05:17
Öğle 12:42
İkindi 16:36
Akşam 19:56
Yatsı 21:34
Puan Durumu
Takımlar O P
1. Beşiktaş 40 84
2. Galatasaray 40 84
3. Fenerbahçe 40 82
4. Trabzonspor 40 71
5. Sivasspor 40 65
6. Hatayspor 40 61
7. Alanyaspor 40 60
8. Karagümrük 40 60
9. Gaziantep FK 40 58
10. Göztepe 40 51
11. Konyaspor 40 50
12. Başakşehir 40 48
13. Rizespor 40 48
14. Kasımpaşa 40 46
15. Malatyaspor 40 45
16. Antalyaspor 40 44
17. Kayserispor 40 41
18. Erzurumspor 40 40
19. Ankaragücü 40 38
20. Gençlerbirliği 40 38
21. Denizlispor 40 28
Takımlar O P
1. Adana Demirspor 34 70
2. Giresunspor 34 70
3. Samsunspor 34 70
4. İstanbulspor 34 64
5. Altay 34 63
6. Altınordu 34 60
7. Ankara Keçiörengücü 34 58
8. Ümraniye 34 51
9. Tuzlaspor 34 47
10. Bursaspor 34 46
11. Bandırmaspor 34 42
12. Boluspor 34 42
13. Balıkesirspor 34 35
14. Adanaspor 34 34
15. Menemenspor 34 34
16. Akhisar Bld.Spor 34 30
17. Ankaraspor 34 26
18. Eskişehirspor 34 8
Takımlar O P
1. Man City 36 83
2. M. United 36 70
3. Leicester City 36 66
4. Chelsea 36 64
5. Liverpool 35 60
6. West Ham 36 59
7. Tottenham 35 56
8. Everton 35 56
9. Arsenal 36 55
10. Leeds United 36 53
11. Aston Villa 35 49
12. Wolverhampton 35 45
13. Southampton 36 43
14. Crystal Palace 35 41
15. Burnley 36 39
16. Newcastle 36 39
17. Brighton 36 38
18. Fulham 36 27
19. West Bromwich 35 26
20. Sheffield United 35 17
Takımlar O P
1. Atletico Madrid 36 80
2. Real Madrid 36 78
3. Barcelona 36 76
4. Sevilla 36 74
5. Real Sociedad 36 56
6. Real Betis 36 55
7. Villarreal 36 55
8. Celta de Vigo 36 50
9. Athletic Bilbao 36 46
10. Granada 36 45
11. Osasuna 36 44
12. Cádiz 36 43
13. Levante 36 40
14. Valencia 36 39
15. Deportivo Alaves 36 35
16. Getafe 36 34
17. Huesca 36 33
18. Real Valladolid 36 31
19. Elche 36 30
20. Eibar 36 30
Arşiv

Gelişmelerden Haberdar Olun

@